Osmanlı, bilim alanında kendini yenileyemeyip şeyhülislamların fetvalarıyla yönetilmeye başlayınca üç yüz yıl kadar gerileye gerileye çöktü. Bu çöküş 19. yüzyılın ikinci yarısı ile 20. yüzyılın ilk çeyreğinde bitişle noktalandı. Avrupa’da Fransız Devrimi (1789-1799) ile birlikte ulusçuluk hareketleri yaygınlaştı ve bu Osmanlı coğrafyasına da hızla sirayet etti. Esasen Osmanlıda yenileşme hareketleri II. Mahmut’la birlikte pek çok alanda başlatılmıştı. 20. asrın başlarında Yusuf Akçura’nın “Üç Tarz-ı Siyaset” (Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük) görüşü tartışılıyordu. Osmanlıda yabancılar dışında en iyi eğitimi alan kesim askerlerdi. Askerler hem mekteplerde iyi eğitim alıyorlar hem de muharebe alanlarında düşüncelerini uygulamalı olarak geliştiriyorlardı. Osmanlı coğrafyasında bulunan herkesin birliğini savunan Osmanlıcılık fikri, acı dolu Balkan Savaşlarıyla Müslüman olmayanların Osmanlıdan kopmasıyla önemini yitirdi. Bir arada tutmak istediğimiz Osmanlı tebaasının gayrimüslimleri isyan edip devletten kopmuştu. Osmanlının subayları İslamcılık fikrinin çöküşünü de özellikle Arap çöllerinde Arapların İngilizlerle birlik olarak kendilerine ihanet etmesiyle yaşadılar. Aynı dinin mensupları, ümmet olmak da aynı devlet içinde birlikte yaşamak için yeterli olmamıştı. Osmanlıda Türkçülük hareketinin temsilcileri genellikte Anadolu dışındaki Türk yurtlarından olmuştur. Yusuf Akçura (Kazan Tatarı), İsmail Gaspıralı (Kırım Tatarı), Hüseyinzade Ali Bey (Azerbaycanlı). Esasen çoğu asker olan Türk aydınlarının “Türkçü” oluşu onların bir seçimi olmamış, içinde bulundukları zor durum onları Türkçü olmaya mecbur etmişti. Tebaanın gayrimüslim ve Müslüman olan ve fakat Türk olmayan unsurları Osmanlıdan kopunca geriye Anadolu’daki bir avuç Türk’le “ya istiklal ya ölüm” şiarıyla dünyaya meydan okumaktan başka çare kalmamıştır.
Atatürk Samsun’a çıkarken Osmanlı’nın başkenti İstanbul işgal edilmişti ve Padişah tahtı için iradesini düşmana teslim etmişti. Nitekim İstanbul 1918-1923 yıllarında düşmanın işgali altında kaldı. Osmanlının hemen her cephede savaşmış bir subayı olan Mustafa Kemal’in, İlber Ortaylı’nın deyişi ile “Türkçü ve kurmay olan diğer arkadaşlarından farkı, bir dahi oluşuydu.” Kendi karakterinde esir yaşamayı kabul etmeyen bir ruh taşırken Türk’ün bilinen tarihinden beri esir yaşamadığını da biliyordu. Türk’ün bu özelliğinden dolayı yedi düvele karşı da olsa savaşıp galip geleceğine inancı tamdı. Esir yaşamaktansa ölmeyi tercih ederdi.
Osmanlı hiç şüphesiz bir Türk Hanedanı idi ve İmparatorluk da bir Türk imparatorluğu idi. Biz böyle görmesek de yabancıların gözünde böyleydi. İçerde ise Türkler “etrak-ı biidrak” (anlayışsız Türkler) olarak hor görülmüş, aşağılanmış, sadece savaşlarda ölmek, vergi alınmak için işe yaramıştı.
Osmanlının Müslüman ve Müslüman olmayan milletlerinin savaşlarla, antlaşmalarla elden çıkmasıyla Anadolu’nun orta yerinde sıkışıp kalmıştık. Anadolu’daki bu topraklarda ekseriyeti fakir Türk köylüsü olan insanlar yaşıyordu. Atatürk’ün savaştan sonraki ömrü, bu insanları okur yazar hale getirmek, dil ve tarih şuuruyla bilinçlendirmek, asırlardır hor görülen bir halkı tarihin en eski ve soylu milletlerinden biri olduğuna inandırmaya çalışmakla geçti. Çünkü tarihini bilmeyen, kendi dilinde okur yazar olmayan bir millet sonunda yok olmaya mahkum olacaktı. Aynı zamanda yeterli üretimin yapılabilmesi için çağın gerektirdiği traktör gibi teknoloji aletlerini de üretip kullanmak gerekiyordu. Bunun için fabrikalar kuruldu.
Bugünden bakınca bazıları “Atatürk şunu niçin yapmadı? Bunu niçin başarmadı?” gibi sorular soruyorlar. Elbette Atatürk’ün en üstün özelliği gerçekçi/realist bir insan oluşuydu. Bilime inanıyordu. Osmanlı’nın Türkiye Cumhuriyetine evirilmesi, hanedanlıktan halkın egemen olduğu cumhuriyete geçiş, Halkı Müslüman olan bir toplumda kadın-erkek eşitliğinin sağlanması, halkın konuştuğu Türkçenin devlet dili haline getirilmesi, Türk milletinin tarihi köklerinin en derinlerine kadar araştırılması sıradan bir insanın başaracağı bir işler değildi. Atatürk’ün eksik yaptığını düşünenler Türkiye Cumhuriyetinin Müslüman ülkeler içinde bugünkü durumuna bakarak karar verebilirler. Kaldı ki onun çizdiği yoldan sapmasaydık bugün çok daha millî ve güçlü-bağımsız bir devlet olacaktık. Atatürk’ün ömrü Osmanlının borcunu ödemekle geçerken sonrakiler devleti yeniden borç batağına sürükledi.
Tarihte her olayın kendi devrine göre değerlendirilmesi gerektiği tarih biliminin en temel kuralıdır. Atatürk, yaşadığı zamanın gerçekliğine uygun politikalar geliştirip uygulamıştır. Bunu yaparken çok cesur ve aynı zamanda gerçekçi olduğunu göstermiştir. “İstikbal göklerdedir!” sözü yüzyıl sonrasını gördüğünü gösterir. Bugünkü tarikat-cemaat yapılanmalarından (fetö darbe girişiminden) tekke ve zaviyeleri kapatmasının ne kadar doğru olduğunu anlıyoruz. Üretmeden tüketici bir toplum olmamızın sakıncalarına bakarak onun üretimde kendine yeterli bir ülke olma çabalarının ne kadar doğru olduğunu görüyoruz. Atatürk bize bağımsız bir ülke bıraktı. Uyuyan bir milleti uyandırmak için ömrünü harcadı. Unutmayalım ki bugün onu kötüleyenler, ona hakaret edenler onun kurduğu Türkiye Cumhuriyetinin özgürlük ortamından faydalanarak bunu yapıyorlar. Cumhuriyet olmasaydı padişahın kulları olmaya devam edeceklerdi…
Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti,
Yaşasın Bağımsız Türkiye…
Prof. Dr. Ekrem Barak Arıkoğlu
20. yüzyılın başlarında Doğu Türkistan’da faaliyet göstermeye başlayan, Protestan bir misyon örgütü olan China Inland…
Türk Yurdu'ndan sonra Türk Ocağının en önemli neşriyatı olan "Türk Yılı 1928" 1928'de İstanbul'da Yeni…
Metin eski harfli Türkçedir. Nadir eserdir. Anahtar kelimeler: Kaşgar, Doğu Türkistan, Şarki Türkistan, Nadir Eserler, Çin,…
Akif bunalınca isyan seviyesine varmış; “Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı? Mahşerde mi…
Asya’da Kılık Değiştirerek Yolculuk Bir İngiliz Subayının Anadolu, İran ve Hindistan Hatıraları Asya’da Kılık Değiştirerek…
Türk, Altay ve Moğol mitolojilerinde Kutsal Geyik. Değişik Türk lehçe ve şivelerinde Alageyik (Alakeyik, Alakiyik)…