Vakıf Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü
MAHALL-İ SADAKA : Sadaka alabilecek durumda olan kimsedir. Fakirler, miskinler gibi.
MAHALL-İ VAKF: Mevkûf lafzının mürâdifidir. Vakıf tasarrufu kendi üzerine vârid olan mal demektir. Meselâ, vakfeden falan mahalde kain falan hudutla mahdud falan dükkanımı ve falan mahalde kâin falan hudutla mahdud hanımı fukaraya vakfettim deyince dükkan ve han mahall-i vakf olmuş olur.
MÂHİ’N-NUKÛŞ: Mâhî, yok etnıek manasında olan mahv maddesindendir. Nukuş, nakşın çoğuludur. Nakş, yazı ve emsali şeylerdir. Mâhi’n-nukûş yazı ve emsali şeyleri kaldıran, izâle eden demektir ki bazı vakıflarda ücretli bir hizmetlidir. Bu hizmete tayin olunan kimse cami, şadırvan, hela ve emsali vakıf binaların duvarlarına şunun bunun tarafından yazılan yazıları ve yapılan resimleri silmek ve izale etmekle mükellefdir.
MAHKEME-İ EVKÂF: Vakfiyet, tevliyet, icâreteynle tasarruf gibi davalar1a gayr-i menkul mutasarrıflarının gaybûbetleri halinde icâre-i müeccelenin feshi, mütevelli muhasebeleri, vakfiye tanzimi ve tevcih-i cihata (görevlendirmelere) müteallik i’lâmlara muktaza beyanı gibi vakfa ait muayyen bazı hususları görmek üzere eski Evkaf Nezareti nezdinde teşkil olunan mahkemedir. Bu mahkemeye Meşrutiyette Mahkeme-i Teftiş-i Evkaf denmekte idi. 1254 H. tarihine kadar Evkaf-ı Hümâyûn ve Haremeyn Evkafı Müfetişlikleri ayrı olduğu halde mezkûr tarihte birleştirilerek Evkaf-ı Hümayûn Müfettişliği unvaniyle Mahkeme-i Teftiş teşkil olunmuş ve Şer’i Mahkemelerinin ilgası hakkındaki kanunla ilga edilerek evrakı İstanbul 6. Asliye Hukuk Mahkemesi’ne devredilmiştir.
MAHLÛL: Mutasarrıfının intikal sahibi bırakmaksızın vefatı gibi bir sebeple vakfına rucu’ eden müstegaldir. Bkz. Müstegal
MAHLÛL GEDİK: Mutasarrıfının haklarından azâde kalarak rakabe mâlikine rücu’ eden gediktir. İcâreteynli vakıf gedik sahibinin intikal hakkı sahibi olan varis bırakmayarak vefatiyle gediğin vakfına rücûu gibi.
MAHLÛL MUACCELESİ : Mukataa-i kadîmdeki müstegallât-ı vakfiye ile icâreteynli vakıf mutasarrıflarının hakkı intikale nâil bırakmaksızın vefatları vukuuyle mahlûl olan yani vakıflarına avdet eden akarların tekrar mukataa ve icâreteynle, tâliplerine icârında peşin alınan paradır. Tabirden ancak bu mana anlaşılır. 1964 tarihli Vakıflar Bütçe Kanunu’nda gelirler arasında mahlûl muaccelesi diye bir kalem vardır. Vakıflar Kanunu ile mukataa ve icâreteyn nıuameleleri lağvedilmiş olmasına göre Bütçe Kanunu’ndaki tabirden söylediğimiz manayı kastetmek değildir. Belki maksat mahlûl hisseler gibi satılacak akarlardan elde edilecek bedeldir. Ancak tabir bunu ifade etmez. Maksat bu ise mahlûl bedelleri demek iktiza ederdi.
MAHYACI: Minareler arasına geceleri kandillerle dinî, ahlakî ve ictimâî vecizeler yazan ve şekiller yapan kimsedir ki Ramazan-ı şerîfte büyük camilerin arasında yapılır.
MAKLÛAN KIYMET: Yıkıldıktan sonra bina enkazının ve sökülen ağacın kıymetleridir.
MAL: İnsan tabiatının meyledip ihtiyaç zamanı için biriktirilen şeydir. Elde etmek için çaba gösterilen şeydir diye tarif olunmuştur.
MAL-I VAKF: Vakfa ait mal demektir.
MA’LÛM: Vazife demektir. Çoğulu meâlîmdir. Mütevellinin ma’lûmu denince mütevellinin vazife ve ücreti anlaşılır.
MÂNİUN-NUKUŞ: Cami’, medrese, türbe ve helâ gibi binaları dolaşârak bunların duvarlarına yazı yazılmasını ve resim yapılmasını men’ hizmetiyle mükellef olan kimsedir. Vakfiyelerde bunlar bir hizmet olarak şart edilerek bu hizmeti yapanlara ücret tâyin olunmuştur.Bkz.mâhin-nukuş
MANSUR MÜTEVELLÎ: Mütevellî olması hakkında vâkıf tarafından bir şart olmayan münhâl tevliyetlere hakim tarafından tâyin olunan zattır. Vâkıfın şartı mucibince taayyün eden mütevelliye meşrûd mütevelli denir.
MASÂRIF-I VAKF: Vakfın menfaatleri kendilerine meşrût olan cihetlerdir. Buna meşrutün-leh ve mevkûf ün-aleyh de denir. Bu maddelere bak.
MEBERRÂT: Meberre’nin çoğuludur. Meberre iyilik ve ihsan demektir. Aslı olan bir kelimesi de iyilik ve ihsân mânasındadır.
MEBNİYYEN KIYMET: Ebniyenin, yerinde bulunduğu halde kıymeti demektir ki arz bir kere ebniye ile bir kere de ebniye olmadığı halde takvim olunur, yâni, kıymetlendirilir. İki kıymet arasındaki fark ebniyenin kıymeti demek olur. Mesela, Arz ebniye ile 10.000 lira ve ebniyesiz 6.000 lira ise 4.000 lira ebniyenin kıymetidir.
MECLÎS-Î ŞER’: Hakimin muhâkeme veya bir takrîr dinleme için akd eylediği celse demektir. Meclisin şer’a izâfesi şer’i hükümler tatbik olunmak itibariyledir. Bu manada meclîs-i şer’i münîrde, meclîs-i lazimü’t-tevkîrde gibi ta’zîmi mutazammın tâbirler de sevk olunur.
MEFHÛM-I MUHÂLİF: Kendisinden sükût olunan şeyin hükmünde mantûka yani söylenen hükme muhâlif olmasıdır. Buna delil-i hitâb da denir. Mesela, vâkıf vakfiyesinde vakfımın gallesi erkek evlatlarıma verilsin dese bunun mefhûm-ı muhâlifi kız evlatlarıma verilmesin demektir.Mefhûm-ı muhâlif Hanefilere göre hüküm çıkarmakta delil olmazsa da musanniflerin sözlerinde, muhavere ve alel’ade beyanlarda muteberdir. Meselâ, fukaha vakfın mahalli mal-i mütekavvimdir deyince mütekavvim olmayan malın vakfı sahih olmadığı anlaşılır. Mefhûm-ı sıfat, ınefhûm-ı şart, mefhûm-ı gaye, mefhûm-ı aded, mefhûm-ı lakab hep rnefhûm-ı muhalif ka’bilindendir.
MELİ: Mallı, zengin demektir. Mesela, vâkıf bir ciheti hayre “Hayır cihete” para vakf edip bu para kefil-i melî ve rehin-i kavî ile ahara ödünç verilip ribh’den fakir mekteb talebesine kitab ve kalem alına, diye şart etse bu para ancak zengin kefil ile, kıymeti borcu ödemeğe kifâyet edecek rehn ile ikraz olunabilir.
MENÂFİ-İ VAKF: Vakıf malların temin eylediği faide ve menfaattir. Kira, ribh, sükna, meyva vesair hasılat gibi.
MENKUL: Bir mahalden başka mahalle nakli mümkün olan şeydir. Nukud, urûz, hayvanat, mekilât ve mevzunata ve adediyyâta şâmildir. (Bu maddelere bak)
MEN LEH ÜL-İSTİĞLÂL: Vakfın gallesi kendisine meşrûd olan kimsedir. Mesela bir kimse bir mal vakf edip te bu malın gallesini kızlarına ve bunlardan sonra fukaraya şart etse kızları ve fukara men leh ü1-istiğlâl olur.
MEN LEHÜS-SÜKNÂ: Bir vakıf binanın süknası kendisine meşrut olan kimsedir. Mesela, bir kimse bir ev vakf edip te süknasını batnen ba’de batnin fakir kızlarına ve onların fakir kızlarına şart etse kızlara men lehü’s-süknâ denir.
MENŞÛR: Padişah tarafından tevcih olunan vezâret ve müşirlik rütbesi verildiğini havi ferman demektir.
MERÂFİK: Mirfak’ın çoğuludur. Mirfak bir işi suhületle tutmak ve suhûletle muamele eylemek mânasındadır. Asıl madde rifk dır. Rifk, faidelendirmek menfaat vermek mânasındadır. Bu münasebetle bir mahallin ve bir evin kuyu, matbah ve su ayağı gibi faidelendiği şeylere denir. İrtifak bu mâna mülahazasıyla istimal olunmaktadır.
MEREMMET: İslâh ve tamir etmek demektir.
MEREMMET-İ GAYR-İ MÜSTEHLEKE: İstihlâk edilmeden binâdan ayrılması mümkün olan meremmetdir. Merdiven, kuyu, dolap gibi.
MEREMMET-İ MÜSTEHLEKE: İstihlâk edilmeden binadan ayrılması ka’bil olmıyan meremmetdir. Boya ve sıva gibi.
MERKAD: Uyuyacak yer demektir. Bu münâsebetle Peygamberimiz Efendimizin Medine’de bulunan kabr-i şeriflerine merkad-i nebî denir.
MESÂLİH-İ MESCİD: Mescidden maksâd olan gayenin tahakkuku vücudlarına mütevakkıf bulunan kimseler ile levâzım-ı sairedir. İmam, hatip, müezzin, kayyum gibi vazife sahipleriyle mescidin tenvirât ve tefrişâtı gibi ihtiyaçları bu kabildendir.
MESÂLİH-İ VAKF: Vakıfdan maksud olan gayenin tahakkuku vücuduna mütevakkıf olan hususlardır. Muallim, tâbib, müderris, imâm ve hatib tâyini. Vakıf akarların tamir ve termimi, icâr ve ücretlerinin cibâyet ve tahsili gibi.
MESCİD: Müslümanlara mahsûs ibâdet mahalli demektir. Küçüğüne büyüğüne mescîd denir. Örfümüzde Cum’a ve Bayram Namazı kılınmayan ibâdethâneye Mescîd, Cum’a ve Bayram Namazı kılınan ibadethanelere Cami denir ki mescid câmi’ demektir. Mescîd-i Aksâ, Kudüs’deki meşhur ma’bed ve Mescîd’i Haram, Ka’be-i Mükerremedir.
MESNEVİ :Celalüddin-i Rumi hazretlerinin Farisi manzum olarak vücuda getirdikleri meşhur mutasavvifâne eseridir. Farsça ve Türkçe bir çok şerhleri vardır ve bazı dillere tercüme edilmiştir. Bir vakfiyede mesnevi okutulması meşrûd olsa bu esere haml olunur.
MEŞRÛTÜN-LEH: Vâkıf tarafından vakfın menfaati kendisine şart olunan cihettir. Meselâ, vâkıf vakf eylediği hanın vâridâtını bir medresenin müderris ve talebesine veya bir Caminin imam ve hatibine şart etmiş ise bunlar meşrûtun-leh olmuş olur.
MEVKÛF: Vakf olunan maldır.
MEVKÛFUN-ALEYH: Vakıf tarafından vakfın menfaati kendisine şart olunan cihettir. Meşrûtun-leh mürâdifidir.
MEVLÂ: Mâlik, efendi gibi muhtelif mânalara gelen bu kelime azad eden ve azad olunan mânalarına da gelir. Kullanıldığı mevkiye göre mânalandırılır. Çoğulu mevâli’dir.
MEZBÛR: Okuması ve yazması olmayan ve ismi geçen şahıs beyanında kullanılırdı. İkilinde mezbûren, çoğulunda mezbûrûn, kadın ise tekilinde mezbûre, ikilinde mezbûretan, çoğulunda mezbûrat kullanılır. Bkz. Mumâileyh, Müşârûnileyh.
MİL: Evvelce Osmanlı Devleti’nde 2500 ve Avrupa’da 1000 zira’ tulunde mesâfeye denirdi. Sonra, coğrafyacılar küre-i arzın münkasîm olduğu üçyüz altmış dereceden birinin yirmi cüz’ünden bir cüz’üne fersah ve her fersahın üçte birine mil dediler. Bu hesaba göre fersah bir saatlik ve mil yirmi dakikalık mesafe demektir. Maahaza ekser kavimlerin coğrafi milleri muhtelif olduğu gibi kara ve deniz milleri dahi muhteliftir.
MİSKİN: Hiç bir şeye mâlik bulunmayan kimsedir. Çoğulu mesâkin’dir.
MUALLİM: Mekteplerde ders veren, öğreten zattır.
MUÂMELE-İ ŞERİYYE: Muâmele-i hukukîyye demektir. Faiz ilzâmı için yapılan muâmeleye de denir. Meselâ; vakıf bir para, muayyen bir müddetle bir kimseye ödünç verilir. O müddet zarfında ne kadar faiz tutuyorsa bunu borç haline getirmek için vakfın malından ödünç para alan kimseye o kadar para mukabilinde bir mal satılır ve o kimse o malı vakfa hibe eder. Bu suretle faiz hukukî bir borç halini alır. Bu muâmeleye muâmele-i şer’iyye denir.
MUGÂRESE: Bir arz üzerinde ağaç dikip yetiştirmek ve meydana gelecek semereden muayyen bir hisse dikip yetiştirene ait olmak üzere yapılan akiddir. Eski ve yeni mevzuatımıza göre gerek bu mukavele mülk ve gerek sahih ve gayr-i sahih vakıf arz üzerine yapılmış olsun muteber değildir. Diken ancak arz sahibinden fidanların kıymeti ile ecr-i mislini isteyebilip semereden ve arzdan hisse isteyemez.
MUHDES GEDİK: 1247 Hicri tarihinden sonra ihdas olunan gediklerdir.
MUİD: Lûgatte iade eden mânasındadır. Örfde medreselerde talebenin derslerini müzâkere ve hocanın takrirlerini iade ve izah eden zattır. Müderris muavini de denir.
MUKATAA: Arsası vakıf ve üzerindeki bina ve ağaçları mülk olan akarda mutasarrıf tarafından arsa vakfına verilmek üzere arsa için kat’ ve ta’yin olunmuş olan senevi ücrettir. Buna icâre-i zemin de denir.
MUKATAA-İ KADÎMELİ MÜSTEGALLÂT-I VAKFİYYE: Mukataa ile icâr olunup henüz üzerine bina inşa ve ağaç dikilmeyen müstegallâttır.
MUKATAA-I ZEMİN: Mîrî arâzî üzerinde yapılan binaların yerleri ile koru ve mer’a olarak intifa’ olunan arâzî-i emîrîyyeden ücret olarak alınan vergidir. Buna icâre-i zemin de denirdi. Bu vergi Hazinenin öşür alamaması sebebiyle husûle gelen zararı telafi için vaz’edilmişti.
MÛMÂ-İLEYH: İsmi geçip okuması yazması olan şahıslarda kullanılır. Filân efendi geldi mûma-ileyh ile uzun müddet görüşdük gibi. İki şahıs olursa mûma-ileyhimâ, ziyâde olursa mûmâ-ileyhim denir. Bir veya ikisi kadın olup diğeri erkek ise yine böyledir. Eğer kadın ise mûmâ-ileyhâ, tesniyesinde mûmâ-ileyhimâ denir; çoğulu kullanılmaz Bkz. mezbûr, mûşarünileyh.
MUNZAM MÜTEVELLÎ: İhtiyaç zamanında mütevellîye yardım etmek üzere hakim tarafından nasb “tâyin” olunan zattır.
MUSALLÂ: Namaz kılınacak yer demektir. Bazı şehirlerde ve yollarda su başlarında namaz kılmağa mahsus yerler vardır. Buralarda kıble tarafı mihrâb veya bir taşla belirtilmiştir. Bazı büyücek şehirlerde Cum’a ve bayram namazı kılınmak için namazgah adı altında geniş yerler tahsis olunmuş ve etrafları duvarla çevrilerek hutbe i’rad edilmek üzere minber vaz’olunmuştur. Namazgahlardan bazıları vakıfdır ve bazıları vaktiyle devlet tarafından namaz kılınmak için tefrik olunan yerlerdir. Bundan başka bir de ekserisi cami avlularında olmak üzere cenaze namazı kılmağa mahsus mahaller vardır ki buna musalla, cenazelerin, üzerlerine konduğu taşa musalla taşı denir.
MUSILLA-İ SAHN: Fatih Camii şerifinin Akdeniz ve Karadeniz taraflarında yüksek tahsil yapılan Sahn Medreselerine girebilmek için alt taraflarında idâdi derecede inşa olunan medreselerdir. İbtidâ-i haric ve ibtîdâ-i dahil maddelerinde beyan olunduğu üzere ilk tahsil sıbyan mektebinden sonra hane medreselerinde ve orta tahsil dahil medreselerinde yapılır, buralardan me’zun olup da yüksek tahsil yapmak isteyenler imtihansız Musılla Medreselerine girenlerdi. Buralarda muvaffak olanlar Sahn Medreselerine yükselir ve buradan me’zun olanların isimleri Divân-ı Hümâyûn defterine kayd edilirdi. Bu tali medreselere yâni musılalara Tetimme Medreseleri de denirdi.
MUSILLA-İ SÜLEYMANİYE: Süleymaniye yüksek medreselerinin idâdi medreseleri idi. Süleymaniye üst medreselerine girmek için bu tali medreselerde okuyup ehliyeti isbat etmek lazımdır.
MÜSKE: Lûgatte temessük olunan şey demektir. Istılahda, bir arzda ziraat etmek hakkına mâlik olmaktan ibarettir. Buna müşedd-i müske denir. Meselâ bir kimse diğer bir kimseden ziraat için bir arz istiare veya kiralasa o yerde ziraat etmek hakkına mâlik olmasına müske denir. Bazan girdaraa şâmil mânada kullanılırsa da lisanımızda müstâmel değildir. Bkz. Girdar.
MUTASARRIF: İcâreteynli vakıflar gibi tedâvül kabiliyetini haiz bir vakıf gayr-i menkulü tedâvül ettirmek salâhiyetine mâlik olan kiracıdır. Mesela, icâreteynli bir vakıf kiracısı icârı altında bulunan me’cur gayr-i menkulü ahâra ferağ edebilirdi. O kimse vakfın mâliki değil mutasarrıfı idi. Arâzî Kanunu hükmünce mîrî arâzî kiracıları da bunun gibi o arâzînin rekâbesine mâlik olmayıp mutasarrıfı idi.
MÜCTEHED ÜN-FİH: Hakkında sarih ve kat’i nass olmadığı cihetle islam müctehidlerinin muhtelif re’yde bulunduğu mes’elelerdir. Kur’an ve hadisi anlamaktaki anlayış farkından ileri gelir. Bir kanunu anlamakta müellifler arasında görülen anlayış farkları gibi
MÜDDET-İ SEFER: Orta yürüyüşle üç günlük yol- dur. Bulunduğu yerden, üç gün uzak bir yola giden kimseye şerîat lisanında, müsâfir denir ve bunlar hakkında, müsafir hakkındaki hükümler cereyan eder örfümüzde daha az bir mesâfeye hatta, bir kasaba ve şehirde başka bir kimsenin yanına gidene müsâfir denirse de, şer’ lisânında, bu gibi kimselere müsafir denmez ve haklarında müsafir hükümleri tatbik bulunmaz.
MÜDERRİS: Tedrîs masdarındandır. Medreselerde mu’tad usûl dairesinde ders veren zâttır.
MÜESSESÂT: Müesses’in çoğuludur. Müesses, vücuda getirilen eser manasındadır.
MÜESSESÂT-I HAYRİYYE: Ma’bedler, mektepler medreseler, hastahâneler ve sâir hayrî eserlerdir.
MÜEZZİN: Cami’ ve mescidlerde namaz vakitlerinde ezan ve kamet vazifelerini ifâ eden zattır.
MÜFTEKİR: Fakir ve muhtac mânasınadır. Zengin iken sonradan fakir düşmüş demek değildir.
MÜFTİ: İftâ masdarındandır. Şer’i mes’eleler hakkında sorulan suallere cevap veren zattır. Osmanlı Devleti’nde ve Türkiye Cumhuriyeti’nde Kaza, Livâ ve Vilâyet merkezlerinde bu iş için müftiler ta’yin edilmiştir. Müftilerin vazifesi yalnız anlatılan hadisenin mahiyetine göre şer’i hükmünü beyandan ibârettir. Hüküm mâhiyeti yoktur. Alakadarlar kabul etmezlerse mahkemeye müracaat ederler.
MÜLK : İnsanın mâlik olduğu şeydir. Ayn, alacak ve menfâate şâmildir.
MÜLK GEDİK: Vakıf olunmayan gedikdir. Bkz. Gedik
MÜLKNÂME: Hükümdar tarafından bir arâzî parçasının şer’i haklarının veya rekâbesinin bir veya bir kaç şahsa temlikini mutazammın olan vesika, ferman demektir.
MÜNÂKALE-İ VAKF: Vâkıfın bir maldan vakfiyeti diğer malına nakil etmesidir ki istibdâl mahiyetindedir. Ancak istibdâl şart edilmiş ise câiz olur; edilmemiş ise olmaz. Meselâ; müteaddîd ev ve dükkânı olan bir kimse evlerinden birini vakf edip te vakfiyede dükkanlarından birinin tarafından istibdâl edilmesini şart ederse evdeki vakfiyyeti istediği dükkana nakl edebilir. Bu takdirde evin vakfiyyet vasfı zail olur. Vakfiyede böyle bir şart edilmemiş ise vâkıf evdeki vakfiyyeti dükkana nakl edemez.
MÜNÂKASA: Eksiltmek, noksanlaştırmak demektir. Hayrî müesseselerin mübayaa edecekleri emtia ve yaptıracakları inşaat ve tamirâtın ihâlesi dolayısiyle tüccar ve müteahhitlerden en az bedel teklif edenin tâyini için yapılan muameleye denir. Mukâbili “müzâyede”dir.
MUNKATIÜL-EVVEL: Başlangıçta meşrut’ün-lehi olmayan vakıfdır. Meselâ: vâkıf vakfının gelirini evladına şart edip te evlâdı olmasa buna munkatıul-evvel vakıf denir.
MUNKATIUL-EVSÂT: Başlangıçta meşrutûn-lehi mevcûd iken bir aralık münkatı’ olan vakıfdır. Meselâ; vâkıf vakfının zürriyetinin erkeklerine şart edip erkek evlad bir müddet vakfın gelirini aldıktan sonra yalnız kız evlâdını terk ederek vefat edip ba’dehu kız evlâdından erkek tevellüd etse bu vakfa muntakıul-evsat denir.
MUNKATIUL-ÂHİR: Başlangıçta meşrutün-lehi bulunduğu halde sonradan bi’l-külliyye münkariz olan vakıfdır.
MURABIT: Düşmanın tecavüzünden memleketi muhafaza için hududlarda ikamet eden asker ve mücâhide denir. Bkz. Ribât.
MÜRİD: Bir mürşide intisap edip te henüz sülûk derecesine vasıl olmıyan dervişdir. Tasavvuf yoluna intisab edip te ilk merhalede bulunan diye de tarif olunur.
MÜRSAD:Bir vakfı tamirden mütevellid borçtur. Şöyle ki, vakıf ta’mire muhtaç olup da ta’mire geliri müsâid olmaz ve ta’mirata kâfi muaccele ile istiscâra talib dahi bulunmazsa bu vakıf ta’mir olunarak ileride vakfa rücu’ etmek şartiyle ahara icar olunabilir. Bu suretle kiracının tamir için malından sarf eylediği para mürsad olmuş olur ki bunu kiracı kira bedelinden mahsub su’retiyle istifâ eder.
MÜRTEZİKA: Vakfın menfaatleri kendilerine şart olunan kimselerdir.
MÜSÂFİR: Sefer maddesindendir. Sefer bir yerden diğer yere gitmek, intikal etmek mftnasındadır. Müsâfir de bu mânadadır. Istılah-ı şer’de, şeriat deyiminde, orta yürüyüşle üç günlük yere gitmek maksâdiyle köy veya kasabasından çıkan kimsedir. Vakfiyelerde müsafir tâbirinden maksâd lûgat mânasındadır.
MÜSAKAT: Bir kimsenin ağaçlarını hasıl olacak hasılat aralarında taksim olunmak şartile bakıp terbiye etmek için yapılan mukaveledir ki bir nevi’ şirkettir. Meselâ; bahçe yâni ağaç sahibi, bir şahsa bu bahçeye bak, ağaçlara bakıp buda, sula, hasılât şu vechile müşterek olsun deyip te o şahıs kabul etse müsakat akdedilmiş olur.
MÜSAKKAF: Sakfı yani tavanı havi binaları müştemil olan müstegaldır. Ev ve mağaza gibi. Çoğulu müsakkafattır.
MUSENNAT: Sınır ve su bendi ve su harklarının kenarlarıdır. Çoğulu müsenneyât’tır.
MÜSTAĞNEN ANH VAKF: Kendisine ihtiyaç kalmayan vakıfdır. Meselâ; bir köy tamamen dağılıp orada cemaatle namaz kılacak kimse kalmasa köyün camii müstağnen-anh olur; yani vücuduna ihtiyaç kalmaz. Bunun gibi bir kasabanın gaz yağı lambalariyle tenvirine ait bir vakıf olup ta sonradan bu kasaba elektrikle tenvir olunsa bu yakfa da ihtiyaç kalmamış olur. Müessesât-ı hayrîyeden bir vakıf böyle müstağnen-anh hale gelirse buna âid varidat selahiyetli makamın re’yi ile vâridatı ihtiyacını korumayan aynı cinsden diğer bir hayrî müeseseye sarf olunur.Müstağnen-anh kalan nefs-i hayrî müesseseye gelince, bunların arsa ve enkazı, bir re’ye göre vâkıfa ve vefat etmiş ise varislerine rücu’ eder. Varisleri yoksa veya ma’lum değilse aynı cinsden başka bir hayır müessesesine sarf olunur. Diğer bir içtihâda göre vakıf ve varislerine rücu’ etmeyip aynı nevi’den bir vakfa verilir. Mesela bir köyün ahalisi dağılıp mescidi bi’l-külliye muattal kalsa enkaz ve arsası vâkıfa veya vârislerine rücu’ eder ve diğer ictihâda göre enkâzı ile yakınında olup mescîdi olmayan bir köyde mescîd yapılır ve arsa da bu mescîde tahsis olunur.
MÜSTEGÂL: Hayrî cihetlerin idâresi için iktiza eden galle ve vâridâtı getirmek üzere vakfedilmiş olan maldır. Çoğulu müstegallât’tır. Bağ, bahçe, han, hamam ve arâzî gibi gayr-i menkûle ve nemalandırılması meşrut paraya ve vakfı adet olan menkûllere ve gedik tâbir olunan lazım aletlere şâmildir. Bir yerde müsakkafat ve müstegallât-ı mevkûfe denerek müstegallât, müsekkafât mukabili zikr olundukta müsakkaf olmayan müstegâl murad olunur.
MUSTAHLAS GEDİK: Başka yere nakl edilmek üzere kadîm mahallinden tahlîs olunduğu halde ahâr mahalle nakl edilemeyen gediktir. Mülkü muhterîk olan gediğe de müstahlâs gedik denir.Bu tâbir gediğin müstekâr olduğu mahallin arsa halinde Olduğunu ima içindir.
MÜSTEHİKKUL KAL’ OLARAK KIYMET: Makluan kıymetten kal’ ücreti tenzîl olunduktan sonra kalan kıymettir. Müstehikkul kal’ olarak kıymet, makluan kıymetten kal’ yâni sökme ücreti mikdarınca az olur.
MÜSTEKÂR GEDİK : Muayyen bir gayr-i menkulde kararı bulunan gediktir. Bkz. Gedik.
MÜSTESNÂ EVKÂF: Evkâf idâresinin mürâkabesi olmaksızın doğrudan doğruya mütevellîler tarafından idare olunan vakıflardır. Eizze ve guzât vakıfları gibi.
MÜŞÂRUN-ALEYH : İlim veya resmî mevkii yüksek olan zatlarda kullanılır. Yüksek ilim ve irfân sahibidir. Müşârün-ileyh yorulmaz bir sa’y ile daima çalışmış ve ömrünü tahsil ve tetebbu’ ile geçirmiştir. Tesniyesinde müşarûn-ileyhim çoğulunda müşârünileyhim denir. Bir veya ikisi kadın olup diğeri erkek ise yine böyledir. Kadın ise miişârün-ileyhâ, tesniyesinde müşârün-ileyhimâ denir. Çoğulu müstâ’mel değildir. Bkz. Mümâileyh, Mezbûr
MÜŞRİF-İ VAKF: Mütevellînin tasarrufatını mürâkabe altında bulundurmak üzere tâyin olunan kimsedir. Buna nazır da denir.
MÜTEFEVVİZ: Tedâvül kabiliyetini haiz müsakkafat ve müstegallât-ı mevkûfede tasarruf hakkını vakıf tarafından telakkî ve tefevvuz eden kimsedir. İcâreteyn ve mukataalı vakıflarda olduğu gibi.
MÜTEKELLİM ALE’L-VAKF: Vakfın müteveflîsi demektir. Mütevellî ve mütevelîi mânasında olan kayyim tâbirinin müraâifidir. Orfümüzde istimaller terkolunmuştur
MÜTEVELLİ: Vakıf işlerini idare ve rü’yet etmek üzere tâyin olunan zattır. Medenî Kanunun idâre uzuvları dediği kimseler mütevellî demektir. Mütevellî her hangi bir şahıs olabilir; yeter ki mütevelli olmak için lazım olan vasıfları haiz olsun. Bazı vakıflar, vakıflarının tevliyyetini makamlara şart eylemişlerdir. Bu kabilden olarak Fetva Emini olan zata, şehrin kadısına veya valisine meşrut vakıflar vardır ki bunlara Makama Meşrut Vakıf denir. Vakıflar Kanunu ile bu gibi vakıflar zabt olunmuştur. Bir vakfın mütevellisine o vakfın nezâreti tevcîh olunmaz.
MÜTEVERRÎ: Memnû’ ve haram olan ve günah ve hürmet şüphesi bulunan şeylerden sakınan zattır. Binâ’en-aleyh vâkıf vakfiyesinde inşâ ve vakfettiğim Cami-i şerife müteverri’ bir zat imam tâyin olunsun diye şart eylese Camie tâyin olunacak imam efendi de bu vasıfların vücudu aranmak iktizâ eder. Bittâbi’ bu vasıf o zatın zahir-i haline göre takdir edilir.
MÜTTEKÎ: Haram ve memnû’ olan şeylerden sakınan kimsedir. Müteverri’ ile müttekî arasındaki fark, müteverrinin haram ve memnû’ olan şeylerle beraber hürmet şübhesi bulunan fiil ve hareketlerden de kaçınmasıdır.
MUVAKKİT-HÂNE: Bazı cami’ avlularının bir köşesinde vakit tâyini için yapılan binalardır. Bu binalarda vakit tâyinine yarayan saat, rubu’ tahtası vesâire gibi alât bulunur. Muvakkit tâyin olunan zat sabah ve akşam, saatleri ayarlar ve mühtâc-ı ta’mir olanları ta’mir eder. Gelip geçenler de buradaki saatlere bakarak vakti öğrenir ve saatlerini düzeltirler. Ekseriyyetle muvakkitler hey’et ilmine vakıf zatlardan intihâb olunurdu. Bunlar yukarda zikrolunan hizmetlerle beraber müracaât edenlere hey’et ilmi okuturlardı. Rasadhânemizin kurucusu muhterem alim merhum hoca Fatin Efendi ilk hey’et derslerini İstanbul’da Sultan Selim Cami’ muvakkiti Fatih Ders-i â’mlarından merhum Hüseyin Efendi’den almış nihâyet en büyük hey’et alimi derecesine yükselmiştir. En yakın zamâna kadar medreselerde hey’et ilmi tedris olunur ve müneccimbaşılar buradan yetişen zatlardan intihab olunurdu.
MÜVELLA: Mahalli hakimin bakmasına mâni’ bulunduğu hallerde, hukûkî bir ihtilâfı hal ve fasletmek üzere valiyyül’-emir tarafından tâyin olunan husûsi hakimdir.
MÜZÂRAA: Bir taraftan arâzî diğer tarafdan amel yâni ziraat olmak ve hasılât aralarında kararlaştırdıkları vechile taksim ohınmak üzere yapılan mukaveledir ki bir nevi’ şirkettir. Meselâ; tarla ve tohum bir taraftan, amel ve makine ve öküz diğer taraftan veya tarla bir taraftan, tohum ve amel diğer taraftan veya tarla ve tohum ve öküz ve makine bir taraftan, ve yalnız amel diğer taraftan olmak üzere mukavele yapmak birer şirket-i müzâraadır ve bu her üç nevi’ sahihdir.
MÜZÂYEDE: Ziyâdeleştirmek, artırmak demektir. Vakıf akarların icârı ve hasılatının satılması gibi hususlarda en fazla bedelle talib olana verilmek üzere artırmaya çıkarılması demektir. Mukabili “münâkasa” dır.
A | B | C – Ç | D | E | F | G | H | I – İ | K | L | M | N | O – Ö | P | R | S – Ş | T | U – Ü | V | Y | Z
Türk Yurdu'ndan sonra Türk Ocağının en önemli neşriyatı olan "Türk Yılı 1928" 1928'de İstanbul'da Yeni…
Metin eski harfli Türkçedir. Nadir eserdir. Anahtar kelimeler: Kaşgar, Doğu Türkistan, Şarki Türkistan, Nadir Eserler, Çin,…
Akif bunalınca isyan seviyesine varmış; “Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı? Mahşerde mi…
Asya’da Kılık Değiştirerek Yolculuk Bir İngiliz Subayının Anadolu, İran ve Hindistan Hatıraları Asya’da Kılık Değiştirerek…
Türk, Altay ve Moğol mitolojilerinde Kutsal Geyik. Değişik Türk lehçe ve şivelerinde Alageyik (Alakeyik, Alakiyik)…
8 Ocak pazartesi 2024, Uygurlar ile Çinliler arasındaki ayrılıkların ancak barış yoluyla çözülmesi gerektiğini savunmasına…